Bir Ankaralının Gayri İhtiyari Hisleri

Bir acayip tesadüfle Ankaralı oluvermişim. Bebekliğim, çocukluğum, ilk gençliğim ve şimdi yetişkinliğim… Her anım, her en güzelim, en korktuğum, en üzüldüğüm sırada Ankara’daydım. Ankara benim de en’lerime kol kanat gerip içine çekti tüm hayatımı. İçine çekmek derken bir bataklık gibi değil, daha ziyade bir çift şefkatli yaşlı kol gibi. Güvenilir, sıcak ve benden bir parça.

Ankara gri dediler, Ankara’ya yakışsa yakışsa ancak kar yakışır dediler, memur şehri dediler, sıkıcı dediler. Ankaralı olmayan tüm tanıdıklarım hep Ankara’ya dair söylendi durdu hayatım boyunca, hem de böyle klişe laflarla. İlk gençlik yıllarımda sağlam bir savunucusuydum Ankara’nın. Ankara da Ankara. Adımımı atmazdım aklımda, hayallerimde bile bir başka kente. İhanet gibi sanki. Çok sevdiğim kentler vardı ama en güzeli en fazla bir haftalıktı. Ankara’dan daha yaşanılası bir yer varmış da biz mi gitmemişiz?

Üniversitede kısa süre bir başka yerde kalınca biraz daha anladım Ankara’nın kıymetini. Ankara’ya döndüğümde değişenler vardı, gidenler ve gelenler… Ne kadar zaman geçerse geçsin, kimler gelip kimler giderse gitsin, Ankara işte, bizim Ankara.

Konur Sokak’ı hiçbir yere değişmem. Tunalı Hilmi Caddesi’ne bayılırım. Çocukluğumun dondurmalarının tadı hâlâ damağımda. Yokuşları cezbedici görünmese bile bence bir örneği daha yok gördüğüm hiçbir kentte. Ayrancı benim köyüm, hiçbir yerde daha mutlu ikamet edemezdim. Dikmen’in sırtlarından Pursaklar’a kadar her bir yerini bilirim. Sevmediğim semtler de var elbet ama oraya geleceğiz. Gezecek yer sıkıntısını söyler dururlar, duymuşsunuzdur, “ay bir Anıtkabir var, bir de Kuğulu Park” Bunu söyleyenler aslında bakıp da görmeyenler. Ne var ki hayatta mutlu olmaktan ve bir amaç yaratıp ona çalışmaktan başka? Ankara’daysan Ankara’dasındır. Ya sev ya da başka kentlere yerleş, diyesim gelir.

Üniversitede arkadaşlarım sürekli şikayet ederlerdi, ay Ankara, sıkıcı Ankara. Büyük bir kısmı Ankara’da kaldı. Mecburiyetten değil, evet, gayet de isteyerek, bilerek Ankara’nın ne olduğunu. Annemin arkadaşları vardı üniversiteden. Ben çocuktum onlar gençti, hep gitmek isterlerdi, şimdi onlar da buradalar, hem de has Ankaralı oldular.

İstanbul’u, İzmir’i herkes sever. Güzel olanı sevmek değil ki mesele. Mesele, kötüsünü de bilerek sevmek, içindeki güzelliği görüp gri duvarlara bakarken içine akan sıcaklığı fark etmek, öyle sevmek. Yoksa kim sevmez denizi? Kim beğenmemiştir Galata’yı, kimin hoşuna gitmez güneşin altında yatmak, kim reddedebilir ki her akşam sıcak samimi insanlarla dolu sahilde yürümeyi…

Hadi diyelim ki daha güzel kentler de var yaşanılası, nesi güzel ki her şeyi muhteşem olan bir kentte yaşamanın? Ne üreteceksin, akışında sevmenin neresinde emek vereceksin? Zaten güzel olan bir yerde güzelliğin farkına varamayan, algıları alışkanlıklarla tıkanmış bir grup insanın içinde ne kalacak ki yaşanacak? Ankara güzeldir çünkü içinde değer bilenler yaşar, içinde farkında olanlar kalır ve gidemezler sonra. Kalırlar. Kaldık, gidemedik hiçbir yere. Gitmeyiz de. Biz Ankara’yı böyle sevdik işte. Biraz arabesk biraz belki gri, ben zaten hiç de sevmem pembelerle çizilmiş hayalleri.

Ankara’nın içine çekmek gibi bir özelliği var bence, hep Ankara’yı sevmediğini söyleyenlerin Ankara’da ısrarla yaşamak istemesi ve yaşaması sonucu eskiden beri düşündüğüm bir şeydi, sonra kendim de gidemedim, itiraf ediyorum gitmek istedim. Çünkü Ankara bir yandan en kötü duyguları da tattığımız bir kent. Kaybettiklerimiz, sürekli ama sürekli anmalarımız, trafikte sürekli öncelikli çirkin bürokratlarımız…

Uzun lafın kısası, artık herhangi bir yere gitme umudum ve hayalim de yok. Nedense sadece Ankara’da yaşamak istiyorum. Ankara’da yaşamak, Ankara’da yaşlanmak ve Ankara’da ölmek. Gözlerimi yumduğumda beni Cebeci’de hatırlasınlar istiyorum. Bu yazı da erken bir vasiyet olsun, gerçi belli olmaz neyin erken, kime geç olacağı…

Ve Ankara’yı sonuna kadar sevip, yaşayıp Ankara’da yummak dışında gözlerimi hayata, gerçekleşmesini istediğim ilk yüksek hayalim sıcak bir ülkeye tatile gidip Banyan ağacının dallarında köklerinde yatmak. Ankara’da deniz olmadığı gibi maalesef Banyan ağacı da yok. Gitmeye bahane hayallerim elbet dönmeye mecbur kılacak sevgi, emek ve dostluklar.

Herkesin hayallerinin gerçek olacağı, istediği kentte istediği insanlarla yaşayacağı bir hayatı olmasını umuyorum. Dünya umutlar dünyası, siz de güzel şeyler umun hayattan, gerçekçi olun ve sevmediğiniz yerde kalmayın. Yoksa eğer gidecek yeriniz, bir bakın, yaşayanlara sorun, danışın öğrenin ve sonunda siz de göreceksiniz. Eğer gerçekten sevmek istiyorsanız bir kenti, kalbinizi açın ve bakın, göreceksiniz: Ankara gridir, memur kentidir, bazen sıkıcıdır -her yer gibi-, Ankara kalabalıktır, yoksuldur, zengindir bazısı, yokuştur, taştır ama Ankara Güzeldir! Hem de çok güzeldir, vazgeçilmeyecek, terk edilemeyecek bir kenttir.

Hâlâ beğenmiyorsanız lütfen gidin, biz bize yeteriz. Çünkü Ankara yeterdir, yetmektir, yetinmektir. Yetmediği yerde keşfetmektir, hiç bitmeyen taş duvarları, geçmişten kalan anıları, yeni yaşanacak yılları…

 

Gamzegül Kızılcık